AKLINIZA GÜVENİN, VİCDANINIZIN SESİNİ DİNLEYİN.

Anneler gününe karşıyım. Babalar gününe de karşıyım. Sevgililer gününe de karşım. Muhalefet olsun diye değil. Herkesin yaptığını yapmayıp dikkat çekmek için de değil bu karşı duruşum.

Eğitimci olarak, sosyolog ve aile danışmanı ünvanıma dayanarak toplumsal sorumluluklarımın gayet farkında bir şekilde bu üç günün lağvedilmesini istiyor, öneriyor ve bu konuda ilgili resmi makamlarla, sivil toplum kuruluşlarını ve ülkemin aydınlarını göreve davet ediyorum. Bu isteğimi haklı kılacak nedenlerim senin de hep aklında olan hep bildiğin ama bir şekilde önemsizleştirdiğin GERÇEKLER!

Sevgili, anne, baba günlerinin kutlanılmasından vazgeçilmesi için gerekçelerim:

1. Anneler Günü Kutlanmasın. Çünkü:

Her kadın anne olmuyor, olamıyor. Kalkıp her mayıs ayının ilk haftası ‘sen anne değilsin’ demenin, bunu hatırlatmanın ne gereği var. Kadınların 1/5’i gebelik dönemlerinde düşük yaşıyor. Arama motoruna ‘anne olamayan kadınlar’ diye yazın bakın ne öyküler çıkıyor karşınıza. Ya evlat acısı yaşayan anneler. Çocukları hayattan ayrılınca o annelik rolünden çıkma ızdırabı. Sağlık sorunlarından başka, ekonomik nedenlerden dolayı anne olmayı yıllardır erteleyen kadınlar. Hayırlı bir kısmet bulamadığı için yuva kuramayan, potansiyeli olduğu halde anne olamayan kadınların duyguları.Annesinden ayrı kalan çocukların duyguları. Toplum, 2-3 negatif tüp bebek deneyiminden sonra panik atak olmuş kadınları rehabilite edeceğine daha da kanırtıyor.Hı?.. Eminim sen de bir kaç neden ekleyebilirsin.

2.Babalar Günü Kutlamasın. Çünkü İlk akla gelen geçen sene bu zamanlarda 300’den fazla baba Soma’da öldü.Önümüzdeki ay haziranda da babalar günü var değil mi? Başka baba olamayan erkekler. Baba olamadığı için ‘erkekliği’ sorgulanan eşler. Babası uzakta çalışan ve onu çok özleyen çocuklar, babasını kaybetmiş çocuklar, babasız büyüyen çocuklar…

3.Sevgililer Günü Kutlanmasın. Çünkü Herkes gönlüne göre bir sevgili bulamıyor. Pek çok kadın ve erkek adı konmamış bir ayrımcılıktan dolayı, piyasa koşullarında yeteri kadar güzel yeteri kadar yakışıklı bulunmadığı için yalnız. Gençken veya yaşlıyken fark etmez elini tutacak bir sevgilinin yoksunluğunu zaten o insan yaşıyor. Ve bu yaşadığı duygunun mutsuzluğuyla pek çoğumuz baş edemiyoruz. Kalkıp bu günde neyin zulmünü ediyorsunuz?

Bu hatırlattıklarım AYRINTI mı? ÖNEMSİZ mi? ABARTI mı? Üstelik bir de hep beraber söylediğimiz ”Anneler / babalar / sevgililer günü bir gün mü olurmuş. Her gün kutlanılmalı değil mi ama!” cümlesi var. Boş verin bunları anam babam. Bunun yerine size mis gibi, herkese hitap eden, herkesi mutlu eden, her keseye uygun, her birimizi içine alan, saran bir gün var onu kutlayalım.

15 MAYIS DÜNYA AİLE GÜNÜ. Ben demiyorum bak. Birleşmiş Milletler 1993’ten beri diyor. Duyan var mı? Çok az. Kutlayan var mı? Yok. Pek çok kurumla, şirketle bu konu ile ilgili görüştüm, yazıştım. Benim sayemde değil belki ama benim de naçizane katkımla bu sütü mayaladık. Bir kaç yıl sonra tüm Ülkemizde kutlanılacak bir gün olacak inşAllah. Maksat alış veriş yapılsın para harcansın, kazanılsın da değil. Amaç, aile sorunlarına dikkat çekmek, aileyi sağlıktan eğitime desteklemek, bilgilendirmek için kamuoyu oluşturup, farkındalık kazandırmak. Üstelik herkesin bir ailesi var. Mutlaka biri bizi merak eder, biri bizi öper, biri içimizi ısıtır, biri elimizi tutar. O biri veya birileri ailemizdir. Komşumuzdur, aarkadaaşımızdır, annemizdir, kardeşimizdir, babamızdır, ablamızdır, abimizdir, amcamızdır, dayımızdır, halamızdır, teyzemizdir, babannemizidr, anneannemizdir, dedemizidir… Yahu illa AİLEM diyebileceğimiz birileri vardır. Yani mağduru olmayan bir gündür 15 MAYIS DÜNYA AİLE GÜNÜ. Aklınıza güvenin, vicdanınızın sesini dinleyin o diğer günleri boş verin AİLE GÜNÜNÜ KUTLAYIN.

BİR GÜN GELECEK, BÜTÜN TÜRKİYE DÜNYA AİLE GÜNÜ’NÜ KUTLAYACAK.

Herkesin, hepimizin bir ailesi var.

Onun kıymetini bilmeli, ona emek vermeli, onu korumalı, onun sağlığı için kafa yormalı, onun için çalışmalı, konuşmalı, yazmalı, çizmeli, anlatmalı.

  • Çünkü akıllıca olan budur.
  • Çünkü ihtiyaç duyduğu budur.
  • Çevre politikasından Dünya siyasetine illede aile olmalı gündem.
  • Terör büyük bir sorun. Çözüm aile.
  • Çevre sorunlarının çözümü için aile.
  • Tasarruf için aile.
  • Yatırım için aile.
  • Girişimcilik için aile.
  • Sosyal güvenlik için aile.
  • Eğitim için aile.
  • Sağlık için aile.

AKŞAM YEMEĞİNİ DÜNYA’NIN MERKEZİNDE, AİLENLE YE.

Hadi kahvaltı sabah telaşında olmuyor. Öğlen ayrı yerlerdeyiz. Ya akşam? Akşam yemeğini beraber yesek diyorum. Her bir lokmanın, her bir yudumun ve sofra etrafındaki her anın hakkını vererek. Birbirimizi can-ı gönülden dinleyip, kalpten kalbe konuşarak. Bu videoyu izleyin. Sonra paylaşın. Aile kavramını sosyolojik ve ekonomik bir kavram olmaktan başka bizim var olduğumuz duygu, bağ, değer olarak yeniden tanımlanması için çaba gösterin.

Dünya Aile Günü diye bir şey var. Yıllardır dilimde biten tüylerden rahatsızlık duymadan bunu anlatıyorum. Her fırsatta gündeme getiriyorum. Çünkü herkesin bir ailesi var. Tutunduğumuz dal veya yetiştiğimiz toprak. Aile. Geniş olur, çekirdek olur. Bu bir arkadaş olur veya bir kedi olur. Ama bir ailemiz vardır. Boş verin sevgililer gününü, anneler gününü, babalar gününü. Öksüzler, yetimler, sevgilisi olmayanlar için bu acıtan günlerin kutlanacak bir yanı yok. Büyüklerimizin dediği gibi ‘para tuzağı’. Ama aile günü öyle mi? Bu yüzden kutlanmıyor, hatırlanmıyor. Ama sen ve ben bunu yayacağız. Bu iş benim hayat amaçlarımdan biri. Ben bundan sorumluyum. Ancak bunu beraber kutlatacağız, kutlayacağız.

Böyle kabul ettim. Yaşasın 15 Mayıs Aile Günü, yaşasın ailemiz.

AKAN SULARI DURDURACAK BİR ŞEY DİYECEĞİM: AİLE

Kızılderili Şef Seattle demiş ya ‘Beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.’ Bunu söylediğinde 1860’lı yıllarmış. Yüzbinlerce yıllık insanlığın bilgeleri Sokrates’ten Farabi’ye Peygamberlerden Aşık Veysel’e asıl değerli şeylerin neler olduğuna dair öğütler vermiş. Kutsal metinler Mesaj’lar vermiş. Anlayana.

3 yaşındaki çocukla ailesine hiçbir katma değeri olmayan diziler seyrediyor. Çocuğunu kucağına alıp kitap okuyacağına, onunla çamaşır mandallarından oyunlar icat edeceğine, eşine temizlikte yardım edeceğine, ‘Bugün seni en çok güldüren neydi?’ diye sohbet açacağına,annesini babasını arayıp torunuyla görüştüreceğine, ona tarihin oğullarını ve kızlarını öyküleştirip anlatacağına…

İnsanlık paranın, konforun, tüketmenin, ekrana bakmanın mutluluk vermeyeceğini anlayacak. Bunu bütün insanlığın anlamasını ümit etmekten vazgeçmeyelim (çünkü ümit yaşatır bizi) bazı insanların bunu anlayacağını bilelim. Yıllar değil yüzyıllar geçiyor.

Biliyor musunuz Türkiye’nin en büyük zincir marketiyle, Türkiye’nin ve Dünyanın en büyük giyim markasıyla (pazarlama, sosyal sorumluluk, AR-GE) yöneticilerine sunumlar yaptım. Konu tabii ki Dünya Aile Günü’ydü. Ve sonuç… Bakın yeni yıl, ardından sevgililer günü gelecek. Aylarca bunun PR çalışmalarına hazırlanan, büyük bütçeler ayıran bu kurumlar, yöneticilerine ‘Sizin için en değerli şey nedir?’ diye sorduğumda ‘AİLE’ yanıtını vermelerine rağmen 15 Mayıs’ı teğet bile değil es geçtiler.

Acı ama gerçek. Aile kavramı para etmiyor. Gerçekten neyin değerli olduğunu düşünen insanlar tüketmiyor ya. Acaba bu yüzden mi kutlanılacak bir şey yok diyorlar. Oysa Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bununla ilgili çalışıyor. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıyken 15 Mayıs Dünya Aile Günü ile ilgili bir mesaj bile yayınlamış.

Sevgili dostlar,

‘Bir rüyam var.’ Gün gelecek herkes ailenin, ‘ailem’ dediği insanların bu hayatta en değerli şeylerden biri olduğuna inanacak, kutlamaya ikna olacak.

İNSANLIĞIN AİLE GÜNÜ KUTLU OLSUN.

Herkesin bir ailesi vardır. Belki herkesin babası, annesi hayatta değil ama her insanın ailem diyebileceği birileri mutlaka vardır. Bu bazen komşu, bazen bir kedi de olabilir.

Önemli olan sevmektir. Önemli olan emek vermektir. Ve emek vermek de saygı duyarak, hoş görü göstererek, paylaşarak olur. Bunlar insanları bir arada tutar. Ne kadar çok paylaşım ve emek varsa o kadar güçlü bağ oluşur.

En güçlü bağ da ailedir. İnsan ailem dediği diğer insanlar sayesinde bu sınırları belirsiz hayatta savrulmaktan kurtulur. Yine insan bu güçlü bağa tutunarak, sınırlarını zorlar, daha önce gitmediği yerlere gitmek için cesaret bulur.

Bir de aile bir eve sığmaz. Sadece bir evde yaşamaz. İnsanlar başka başka kıtalarda olsalar bile, gönülleri birlikte atıyorsa bu yeterlidir.Biliyor musun? Biraz düşününce hepimiz ‘insanoğluyuz’. Hepimiz ‘insanlık’ denen büyük ailenin bir üyesiyiz. Ancak dünyanın büyük çoğunluğu bunu fark etmediği için savaşlar ve yoksulluk var. Belki de bir gün gelecek ve Dünya’ya, bu gerçeği anlatabileceğiz.

VERECEK EMEĞİN, SEVECEK KALBİN VARSA AİLEN DE VARDIR.

Köklerine bak. Şu kendi etrafında saatte 1.600 kilometre hızla dönen Dünya’da savrulup gitmiyorsan seni tutan işte bu kökler. Seni kucaklayan gökyüzüne bak. Evrenin Samanyolu’nda Yerküre 107.000 kilometre hızla yol alıyorken fırlayıp kaybolmuyorsan seni tutan işte bu atmosfer. Ya da sen buna yerin çekimi de. Benim için fark etmez. Çünkü ‘yerçekimi’ de benim aile olgusunu anlatmam için iyi bir metafor.

Hoca Nasrettin’e sormuş safın biri ‘Dünya’nın ortası neresi?’ Hoca eşeğinin bir ayağının durduğu yeri işaret etmiş ‘işte tam burası.’ ‘Ama Hocam…’ demeye kalmadan ‘İnanmazsan ölç!’diye vermiş ya cevabı. Ben de diyorum ki hayatın merkezi ‘Ailedir.’ İnanmazsan yolun sonuna varınca dön bir bak.

Oradan çok net görülür. İnanmazsan çölde susuz, ayazda çıplak, savaşta esir kal da gör. Ancak bu dediklerim birlikteliğin, kardeşliğin, komşuluğun, akrabalığın, yoldaşlığın kıymetini kaybetmeden bilmeyenler için. Verecek emeğin, sevecek kalbin varsa emin ol ailem diyebileceğin insanlar var etrafında. Kanından canından ya da yanından civarından yollarının kesiştiği. Para etmiyor diye şarkısı, klibi çekilmiyor, kapitalizm henüz bunu istismar etmiyor diye sen de unutma…

Bugün ve her 15 Mayıs Dünya Aile Günü’dür. Kutlu olsun.

BU GERÇEKTEN KUTLANMAYA DEĞER!

Hani sevgi kurtaracak ya bu Dünya’yı…

Sevgi nereden gelecek? Nerede mayalanacak? Kim mayalayacak? Siyaset mi? Okullar mı? Hangi aygıtlar, hangi yapılar? Verilecek yanıtların tümünün içtenliğine inanıyorum. Ve tüm yanıtları bütünleyen bir kavrama odaklanmayı öneriyorum. Aile.

15 Mayıs Dünya Aile Günü. Öyle pazar-piyasa uydurması değil. Uluslararası kabulü olan Dünya Aile Günü. Elbet “bir gün mü her gün aile günüdür”. Mesele bir gün kutlanmalı meselesi değil. “Farkındalık oluşturmak” için belirlenmiş ilan edilmiş bir gün.

Kutlanmaya gerçekten değer bir gün. Hediye almadan, dışarıda yemek ısmarlamadan. Sadece sarılarak ailenize kutlanabilecek bir gün bugün. Arayın diğer aileleri tebrik edin. Onlarla “Aile günü diye bir şey varmış. Ancak şirketler bu şahane gün onlara para kazandıracak bir şey gibi görünmediğinden işlemiyorlar.” gibi bir şeyler de konuşabilirsiniz. Anneler, babalar, sevgililer günü. Tamam. Eyvallah. Öksüzler, yetimler, yalnızlar… O hediyeleşme günlerinde nasıl da üzülürler? Üzüntülerini “acımıyor ki” diyerek gizlemeye çalışırlar değil mi? Ama aile günü öyle mi? Herkesin “ailem” dediği, diyebileceği sevdikleri var. Kedisi, komşusu, akrabası, mahallesi, okulu, iş yeri, kardeşi, tribünü, ülkesi, çiçekleri, kuşları…

15 Mayıs Dünya Aile Gününüzü Kutlarım. Siz de kutlayın.

MZV GENÇLİK ZİRVESİ 2019

MZV’19’da 3000 genç için hem kendilerinin hem bu toplumun hem de dünyanın yaşamına etki edebilecek bir deneyim yaşadı. 18-23 yaşlarındaki bu gençlerin arasına programın moderatörlüğünü yapan @erhanerkut un davetiyle karıştım.

Erhan Erkut Hoca, MZV’nın yürütüğü YetGen in tasarımcılarından, eğitimcilerinden, danışmanlarından ve bu zirve de MZV YetGen’in bu yılki son dersiydi (21. Yüzyıl Yetkinlikleri YETGEN Eğitim Programı).

Eşim dostum ‘Neler öğrendin?’ ‘Kimler vardı?’ diye sorunca baktım anlat anlat bitmiyor. İyisi mi yazayım dedim. Hem öğrendiklerim pekişir hem de merak edenlerle paylaşmış olurum.

Hemen başlarken söyleyeyim Zorlu PSM yapılan etkinliğin bence en can alıcı yönü sürdürülebilir ‘akıllı bir hayat’ için birey sorumluluklarına yapılan vurgu oldu. Emin Çapa, Güven İslamoğlu, Atlas Sarrafoğlu bu düzenin böyle gitmeyeceğini hem bilimin hem gündelik hayatın verileriyle ortaya koydu. Organizasyonu yürüten Zorlulular da ikram ettikleri lokmalarımızı değil ama adımlarımızı saydı. Çünkü organizasyonun tabiata maliyeti olan karbon ayak izini silmeyi de hedeflemişler. Nereden kaç araç kullanarak kaç kilometre kat ettiğimizi soran anketler yaptılar. Gayet fark ettirici oldu.

Konuşmacılar ve panelistler ise 21.yüzyıl becerileri konusunda örnek alınacak, hikayesi öğrenilmeye değer insanlardı. Geçtiğimiz yılların MZV Gençlik Zirvelerini internetten takip etmiştim ve kıyaslayacak olursa organizasyon büyüyor niteliği de etkisi de artıyor görünüyor.

Barış Özcan’ın bu organizasyona özel bir video hazırlamıştı ve ardından Skype ile bağlandı. Öyle etkileyici bir sunum ve sohbet oldu ki kimse ‘Aaa kendisi gelmemiş, video konferansmış’ diyemedi. Erhan Hocayla sohbetleri dinleyicileri kilitledi. Fizik ve roket bilimden öyle benzetmeler oldu ki gün boyu kullanıldı o analojiler.

Bekir Konda ve Evrim Kuran kendi araştırma şirketlerinin toplum ve gençlik ve gelecek konusunda edindiği verileri paylaşırken başarıyı getiren direngenliğin önemi ve eğitimin torna-tesviye özelliğine dikkat çekip, karmaşık problemleri birlikte çözebilme yeteneğinin fark yarattığını anlattılar. Bekir Bey kendisinin de bizzat yürüttüğü projelerde toplanan verileri incelediğinde gelecekten ümit var olduğunu söyledi ve gençler oldukça motive oldu… Yani ben olduysam onlar da hayli olmuşlardır.

Ahu Serter gençlere ‘ilk milyonunuzu ne zaman kazanacaksınız?’ diye sorduktan sonra, bu ölümlü dünyada sıradan biri olmaktansan ‘birisi’ olmanın aşamalarını (leveller) öyle bir anlattı ki gençler molalarda oluşturulan konuşma köşelerinden birinde, Ahu Hanım’ın kurucusu oldu Arya’dan yatırım almak için sıraya girdi desem yeridir.

Sonra sahneye bir grup vinyl junki çıktı! Ortak paydaları kültür ve sanat olan dört güzel isim İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, gazeteci Kanat Atkaya, Zorlu PSM ’nin Genel Müdürü olan Murat Abbas Radyo Eksen ‘in yayın yönetmeni çok sabah sesiyle güne başladığımız Gülşah Güray ‘ın moderatörlüğünde tatlı tatlı sohbet ettiler. Keşke imkân olsaydı da kendi kariyer öykülerini kısa geçmeyip, o şair gibi ‘yaşadıklarından öğrendiklerini’ anlatsalardı. Zira müzik, şiir dolu bir ekipti.

Aradan döndük baktık sahnede kuyruklu piyano. Çok klasik olacak diye beklerken Ayşe Deniz Gökçin pop ve rock klasiklerini bir coverlamış bir coverlamış pür dikkat dinledik ve izledik. İzlenmeye de değerdi çünkü içi içine sığmamış dolaşmaya çıkmış bir insanı müziği yaşarken izledik. Youtube’da ADpianist hesabını takip edin. Ofiste çalışırken çok iyi fon oluyor. Test ettim. Ayşe Deniz’in Beethoven anekdotları programın videoları yüklensin bir daha dinleyeceğim ve kendi kendini motive eden heyecanlı sanatçıyı artık takip edeceğim. Sıra dışı. Not aldığım şu sözü paylaşmam lazım: ‘Çocuklarınıza erdemli olmayı öğretin; onları mutlu edecek olan para değil erdemdir.’ Demiş Beethoven

Diğer oturumda gençlerin pek az tanıdığı ama tanıştığına çok sevinmeleri gereken gazeteciler vardı. Oturum başlığı Yeni Akım Medyaydı ama ben daha çok 21. Yüzyılın en önemli becerilerinden biri olan medya okuryazarlığı konusunda ve girişimcilik konusunda şahane notlar almışım. Ruşen Çakır (medyascope) , Yavuz Oğhan ( online gazete Pencere ), Ahu Özyurt ( Women TV ) ve teyit.org‘dan şef editör Gulin Çavuş bilginin kaynağı ve şeffaflığı konusunu da ele aldılar.

Sonra bir asi bir isyankâr ekonomi yazarı Emin Çapa sahne aldı. Önce Dünya’da ve Türkiye’de ekonomik veriler neler gösteriyor, anlattı. Rakamlar, tablolar çok fena. Hani görmek istemek istemeyeceğiniz kadar… Tablolara videolardaki gibi blur koyulsa sansürlense yeri. Sonra bu ‘böyle gitmez, deniz bitti, yeni dünya, yeni ekonomi, yeni insan’ diyerek Hans Baron’un ‘yurttaşlık hümanizması’ olarak tanımladığı bu ve sonraki yüzyılın ihtiyaç duyduğu kafadaki insanı anlattı. Resmen ‘bizi rahatsız etmeye gelmiş’.

Aradan döndük sahnede kalabalık bir orkestra ve büyük bir koro. Gençler, iyi yürekli, cesur gençler ve çocuklar. Barış İçin Çal Orkestrası ve Engelleri Aşan Koro’dan neşeli, coşkulu, kendimizi eşlik etmekten alıkoyamadığımız eserler çaldılar, seslendirdiler ve işaret diliyle de gösterdiler. Sahnedeki gençler ve çocuklar görme, işitme veya başka engelleri olan, ‘rağmen’ başaran insanlardı. Şahanelerdi. İsimlerini not alamadım ama şefleri, hocaları, kurucuları ne büyük ne iyi ne güzel insanlar.

YGA’dan tanıdığımız bugünlerde dünyanın en akıllı girişimlerinden biri olan WeWalk kurucusu Sadık Ünlü, Otsimotr‘un kurucusu ve bu zirvenin müdavimlerinden olduğunu anladığımız Zafer Elçik ve Osteoid ‘in kurucusu Deniz Karaşahin toplumsal fayda üreterek kazan = kazansınlar iş modelini gençlere anlattılar. Kazan=kazansınları ben uydurdum. Çünkü dünyayı bu hale koyan wahşilerden çok ama çok farklı bu mü teşebbüsler. Yaptıkları ticarette Türkiye’deki ihtiyaç sahiplerine bedava yurt dışı pazarına ise cüzi fiyatla az zamanda daha çok insan özgürleşsin diye üretiyorlar. Konuşmaları sırasında defalarca alkışlamak istedik yanımdaki arkadaşım Açelya Nisa‘yla .

Sahne de bir ara ‘milyon ve milyar dolar’ arasında yatırım almaktan, değerleme görmekten bahseden yapay zeka girişimcileri öyle mütevazılerdi ki. Tazi_ai kurucusu Prof. Dr. Zehra Çataltepe, FalconAl Türkiye müdür Emre Laleli, DeepZen4 ‘den Şükrü Bezen (ki patron Taylan Kamış ABD’ye uçmuş acele, inşallah yatırım almaya ya da kazançlı bir anlaşmaya yapmaya gitmiştir) , Useinsider‘ın proje yöneticisi Çaglar İçer (ki kendisi profesyonel bir oyuncu anladığım kadarıyla üstelik komedi festivalinde filan sahne alan bir yetenek. @yerliyersiz)

Bitmiyordu… Kalben ah Kalp Hanım. Senin kafatasında bir kalp var gibi geldi bana. Böyle güzel konuşan, çalan, söyleyen bir insan. Senin şarkılarını hususi dinleyeceğim bundan böyle. ‘Gençlik çok değerli ve bir daha bu kadar çok ‘aptal’ olamayacağız.’ dedi. 1960’lardan direkt günümüze ışınlanmış ve ‘kendi küçük sistemlerinizi kurun’ mesajı taşıyan bir elçi gibi geldi bana.

Güven İslamoglu Türkiye’nin yiğit insanlarından biri. Mazlumun, yani doğanın yanında; zalime bazen meydan okuyan bazen tane tane anlatmaya çalışan yapımcı. Ekrana yansıttığı gerçekler önce tüylerimi ürperti sonra da döktü. Durum çok fena. İnanmazsan izle şunu biz izle! Chris Jordan’ın ALBATROSS film fragmanı. Güven Bey sahneyi, iklim aktivisti Atlas Sarrafoglu ile paylaştı. 12 yaşındaki bu insan ve arkadaşları iklim adaleti için mücadele veriyor ve ben de bir mani keder olmazsa nisan ayındaki grevlerine ailemle gideceğim. Anlamlı, değerli, hayati işler bunlar…

Sahneye elinde beyinle çıkacak diye beklediğim ama onun yerine bizim aklımızı alan sunumuyla Kerem Dündar, beynin ne kadar önemli olduğunu anlattı… Şaka 😀 Bu adamın diğer konuşmalarını da bulun izleyin. Benim çocuğumun tabiriyle ‘efso’ insanlardan biri ve aklınızdan geçen ne varsa yetenek, başarı, mutluluk, sağlık… Ondan öğrenecek çok şey var.

Ve kapanışta ‘yok canım Cem Yılmaz’ vardı ve hiç de yaşlanmamıştı. Etkinlik başlamadan ekranlarda adı dönüyordu ve bizler onu hologram şeklinde filan gelip de soru-cevap yapacağını düşündük. Adam çıktı geldi ve soru – cevaptan ziyade soru-kapak yaptı. Ama ne yapsın canım salondaki gençler heyecanla eğlence yaratacak sorular sordu. Ama size bir şey deyim bu adam en az komedyen olduğu kadar bireysel gelişim uzmanı. Adamın konuşmasında öyle aforizmalar vardı ki hepsi orijinal ve kompozisyon ödevi olarak verilse yeridir. “Bu hayatın inisiyatifini kime verebilirsin ki? Onlar beni aralarına almaz diye düşünme, yap, sana yer var. Hayal kırıklıklarından ne korkacaksın, onlar zaten maceranın kendisi. Okulda 50 alsan geçersin de 100 alabileceğin bir hayat bu.’ Daha neler neler. Bir dahakine sadece konuşma yapsın, soru almasın lütfen.

Açılışı Zorlu YK’dan Olgun Zorlu Bey yaptı. Bu çok nazik bir hareket. Yani diyorlar ki ‘biz finanse ettik, paraysa para mekansa mekan’. Aileden birini geliyor, katılıyor, desteği candan veriyor. Ve programa bizzat Ahmet Nazif Zorlu geldi. Erhan Hoca sahneye davet etmese hiç çıkmaya niyeti yok gibiydi. Ama iyi ki de çıktı ve bu kurumu Zorlu bir kurum yapan değerleri kendi kariyer öyküsünde birkaç dakikada verdi.

Bu işleri yapan MZV çalışanlarını, YetGen gönüllülerine ayrıca teşekkür etmek gerek ama onlar perde ve ışık arkasındaki kahramanlar büyük bir sorumluluk, akıllıca ve cesurca bir organizasyon. 2020 MZV Gençlik Zirvesi’nde görüşme üzere… Dilerim davetiye yine bulurum.

BU YÜZ YIL BANA ÖĞRETİR

İnsanlık yüz binlerle ifade edilen tarihi boyunca bugünkü kadar hızlı, güçlü değişimler yaşamadı. Örneğin 20 yüzyılın başına kadar insanlar motorlu bir araçla uçmayı başaramamıştı. İnsanın tarih sahnesine çıkışından uçağın icadına kadar 200 bin yıl geçmişti. Ancak son 120 yıla bakınca insanlık drone’larla pizza teslimatı yapan, Mars’a insansız araştırma cihazları gönderir duruma geldi. 50 yıl öncesine kadar elektriği olmayan bir evde dünyaya gelmek olağan sayılırdı ama şimdi internet ağının olmaması büyük bir yoksunluk. Bu hızlı değişimin altında yatan bilginin an be an çoğalması ve bilgiye erişimin kolaylığı. Hal böyle olunca bu çağın insanının geçmiştekilerden farklı, yeni becerilere sahip birey olarak yetişmen önemli.

Uluslararası kuruluşlar detaylı bir çalışma sonucu etraflı bir “21. Yüzyıl Öğrenme Çerçevesi” geliştirilmiştir. Bu çerçeve ile öğrencilerin gelecekteki iş ve yaşamlarında başarılı olmaları için gereken yetkinlik, bilgi ve deneyimleri tanımlanmaktadır. Günümüz toplumlarında başarı için gerekli olduğu otoriteler tarafından tespit edilen bu beceriler, yetenekler ve öğrenme eğilimleri kazanmanın, çocuklarımıza kazandırmanın tam zamanı.

Çağdaş eğitim bilim ve iş dünyası kuruluşları bugünün ve yarının insanının yani senin sahip olman gereken nitelikleri kısaca tanımlamak için kısaca ‘21. Yüzyıl Yetkinlikleri’ ifadesini kullanıyor. Bu yetkinlikler / beceriler nelerdir derseniz; yenilenme, duygusal zekâ, yaratıcılık, problem çözme, zihinsel esneklik, uyum, sanat – edebiyat – dijital – finans – veri – bilim – medya okuryazarlığı, eleştirel düşünme, kişiler arası ve yapay zekâyla iletişim, kültürel duyarlılık, yaşam boyu öğrenme.

Bundan önceki cümlede birbiri ardı sıraladığım kavramların her biri için koca koca şirketler, dev eğitim organizasyonları, büyük büyük insanlar aylarca hatta yıllarca kafa patlatmış. Tezler, makaleler, araştırmalar, toplantılar, raporlar… Öğrenecek çok şey var. Öğrenmeye gelişmeye devam.

B+İLGİLİ VELİLER

Her anne babanın çocuklarının ihtiyaçlarını, isteklerini karşılamaya yönelik doğal bir ilgisi var ve bu ilgi çocuğun gelişimi için çok önemli. Ancak yetmiyor. Çağımız özellikli insanlar bekliyor. Küçülen dünyayı, ekonomik gelişmeleri, bilginin çoğalma ve yayılma hızını düşününce bu ‘ilgi’ sözcüğünün başına ‘b’ harfini de getirmek gerekiyor: B+ilgili olmak gerek. Ve bu satırları okuyan sizi tebrik etmek istiyoruz. Çünkü bilgiye açıksınız.

İş dünyasının öngörüsüne göre bugünkü mesleklerin yüzde 65’i 2030-2040 yılında olmayacak. Bunların yerine yeni meslekler ortaya çıkacak. Tabi ki kaybolacak meslekler kadar şu anda adını bile bilmediğimiz, o günün ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkacak meslekler de olacak. Çocuklarımızın gelecek tasarımı konusunda rehberlik edecek yetişkinlerin zamanı okuyabilmesi, çocuklarına avantaj sağlayacaktır.

Peki anne-babalar yeni nesi ebeveyn nasıl olur?’ diye soracak olursanız Bu sorunun cevabı da 21. Yüzyıl becerisi gerektiriyor: Yaşam boyu öğrenme.

Bu konudaki çalışmalarınıza internette ve sosyal medya gezintilerinizde bu kavramları araştırarak başlayabilirsiniz.

21.YÜZYIL B+İLGİLİ ANNE-BABA İSTER

Çağın ihtiyaç duyduğu insanın nitelikleri tanımlayan ’21. Yüzyıl yetkinlikleri’ eğitim dünyasının en popüler kavramlarından biri. Müfredatı, eğitim – öğretim yöntemlerini, ölçme değerlendirme süreçlerini, öğretmen yeterliliklerini etkileyen bu kavramın, ebeveynlere de değişim yaşatması gayet olağan.

Çünkü eğitim-öğretim bir bütün. Eğitim-öğretimi okulun bahçe duvarlarının içinde yaşanan bir süreç olarak düşünen bir velimizin olmadığını düşünüyoruz. Üstelik çocuğun ilk öğretmenlerinin onun aile fertlerinin olduğu, onun çocukluk çağının en güçlü rol modellerinin yine aileden kimseler olduğu da biliniyor. Bu anlamda ebeveynler bir dersin öğretmeni gibi alan uzmanlığına sahip olması beklenmese de ‘çocuk yetiştirme’ konusunda bir eğitimci bakış açısı kazanmış olması gerekli. Elbette annelerden babalardan birer eğitim profesyoneli gibi davranmaları beklenmesi gerçekçi olmayacaktır. Benim işaret ettiğim konunun çocuk yetiştirme boyutundaki ebeveyn tutumları.

ÇOCUĞA BAKMAKLA ONU YETİŞTİRMEK AYNI ŞEY DEĞİL

Eğer çocuklarımızın 21.yüzyılın becerilerini kazanmasını dert etmiyorsak, çocuk yetiştirmekten bahsetmeyelim. Çocuğun yemeği giyimi temizliği barınması da önemlidir ama bu yetiştirmek değil çocuğun bakımıdır.

Hoş, bu çağın ihtiyaçlarına vurgu yapan 21.yy becerilerinin pek çoğu önceki yüzyıllar için de geçerliydi ancak toplumlar ve insanlar arasındaki etkileşimin daha önce bu kadar yoğun-hızlı-gülçü olmamıştı. Gelecek bugünkü kadar ön görülemez değildi. Finans, ekran, medya okur yazarlığı herkes için şart değildi. Yaşam boyu öğrenme, esneklik, uyum, girişimcilik, öz yönelim, eleştirel düşünme, kültürler arası farkındalık kavramları beceri değil kişilik özelliğiydi ve herkeste olması beklenmezdi.

Ekonomi dünyası istiyor diye değil, çocuklarımız kendi ayakları üzerinde durabilsin daha önemlisi diğerinin de ayağa kalkmasına, ilerlemesine yardım edebilsin diye onları iyi yetiştirmeliyiz.

Gelelim kurabiye pişirmeyle 21.yy becerilerinin alakasına:

Kurabiye pişirme niyeti: Girişim, risk alma.

Tarifi Youtube’dan bulmak: Bilgiye ulaşma,

Malzemeleri hazırlama: Planlama

Hamur yapma: Kaynakları doğru kullanma.

Fırın açma ve pişirme: Veri okuma, zaman yönetimi

Amaç: Kendisine kitaplar, kaynaklar gönderen büyüklerine teşekkür yani sosyal beceriler, ilişki yönetimi daha önemlisi teşekkür etmeyi bilmek, iletişim, kıymet bilmek

Mutfağı babaya temizletmek: Yönetim becerisi.

Bırakalım çocuklar mutfak girsin. Sınav sistemini, ekonomiyi bahane etmeden, onların liseyi üniversiteyi bitirmesini beklemeden hayata karışsın.

ÇAĞIN İNSANI OLMAK YA DA OLMAMAK

Eğitim, içinde bulunduğumuz zamanı anlamak ve ömrümüzün geri kalanını geçireceğimiz çağ içinde bir öngörü geliştirmek, hazırlık yapmayı sağlamalı. Peki, bu ‘eğitim’ kimin işi? Sadece okulların mı? Üstelik çoğu bu çağa ait olmadığını bildiğimiz okulların ve öğretmenlerin mi?

Eğitimi bir olgu olarak ele alıp ’21. Yüzyılın Eğitimi’ kavramını da insan yetiştirmekten sorumlu herkesin sabit gündemi olması, az zamanda çok şey yapabilmenin formülü diye düşünüyorum. Anne-babalar, okul öncesi öğretmenlerinden akademideki hocalara, siyasetçilerden işletmecilere kadar bir toplumsal sorumlulukla ‘Günümüzün ihtiyacı, yarına kalmamızı sağlayacak insanlar nasıl yetiştirilir? sorusuna yanıt olacak düşünce ve tutum içinde yaşanması gerekiyor.

Çünkü mesele 21. yılda işsiz kalmamak, kariyer sahibi olmaktan çok daha fazlası ve çok boyutlu. Meselenin ülkemizin ve dünyanın yarına kalmasıyla ilgili. Ekonomi, çevre, güvenlik, barış, yoksulluk, şiddet, sağlık, eğitim, nüfus, içme suyu, tarım, sudaki yaşam, göç, teknoloji, ekoloji ve bu sözcüklerin çağrışım yaptığı hayatı yaşanılır veya yaşanılmaz kılan her şey, ‘insanla’ alakalıysa, insan bunlardan sorumluysa… Evet, başta toplumda etki oluşturan politikaları üretenler olmak üzere her birimiz bu çağın insanını eğitmekten sorumluyuz.

Eğitmek derken lütfen ‘yarının büyüklerini’ yetiştirmekten bahsetmiyorum. Beşikle mezar arasındaki her insanın eğitiminden bahsediyorum. Yani 5 yaşındaki çocuğun satın alınan her oyuncağın ve giyeceğin tabiata su, kimya ve enerji olarak maliyeti olduğunu hissetmeli, 75 yaşındaki Sakine Teyze de evinde çıkan atıkları dönüşümü konusunda yeni davranış kazanmalı.

Bu ve sonraki yüzyılın eğitimi meselesini başlık yapacağım şu ifadeyle özetleyebilirim: “Çağın insanı olmak ya da olmamak.’

Bu konuda anlatacağım şeyler olacak. Bu sayfayı da o yüzden ayırdım. Ara sıra sayfama uğrarsan sevinirim.

KIYMETİNİ BİLMELİ

Bu hayatın sana verilmiş bir armağan olduğunu kabul ettiğini umuyorum. Ve bunu bütün kalbimle diliyorum. Çünkü yaşantımızdaki tüm iyilik hali, bunun bize sunulmuş bir fırsat, bir armağan olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Vitrinde özenle saklanan fincana veya bankadaki mevduat hesabına gösterdiğin özenden çok daha fazlasını hak eden bu armağan bedavadan gelmedi. Belki şimdilik bir bedel ödemedik ama bu ödemeyeceğimiz anlamına gelmez. Koru, güzel kullan, olumlu yaşa, yararlı kal.

POTANSİYEL SORUMLULUK

Her insan bir potansiyeldir. Ancak her insanın potansiyeli henüz açığa çıkmamıştır. Kişi kendini tanıdıkça ve eyleme geçme cesareti gösterdikçe potansiyeli performansa dönüşebilir.

‘Kahramanım’ dediği birinin öyküsü, okuduğu bir şiir, izlediği bir film, bir konferansta işittiği cümleler potansiyeli tutuşturabilir, onu harekete geçirebilir.

Konuşmalarımın başlangıcında bunu söylüyorum çünkü insan bu temel inanca sahip olursa gelişebilir, dönüşebilir, bu ömrü doyumlu yaşayabilir.

‘-ebilir’ diye yazıp duruyorum çünkü sana, bana rağmen olmaz. Kişi buna izin vermeli, inanmalı. Dedim ya bu ‘temel bir inançtır’, potansiyelin açığa çıkmasından kişi sorumludur.

KOCAMAN BİR ‘EVET’!

‘Hayır bu olamaz.’, ‘Bu olmamalı!’, ‘Bunu hak etmiyorum.’ cümleleri hayata bakışımız hakkında çok net bilgi verir. ‘Hayatta zorluklar, engellemeler olmamalıdır. Her şey beğeneceğim şekilde tasarlanmalı ve ben onları yaşamalıyım.’

Peki bu bakış açısının gerçekçi olmadığını bu yaşımıza kadar kaç defa test ettik? Oyuncağımız kaybolduğunda, bir yakınımızın ani vefatında, çok sevdiğimiz fincanımız kırıldığında, uçak rötar yaptığında, trafik kilitlendiğinde, beklenen telefon gelmediğinde, reddedildiğimizde… Hayatın akışı içinde pek çok kez bunu tecrübe ettik. Peki öğrenmedik mi?

Yaşamın sürekli kazanmak, haklı çıkmak, keyif almak, mutlu olmak olmadığını.Her şeyin güzel olduğu ve sürekli güzel kaldığı bir ömür yaşamayı beklemek ütopya olamayacak kadar gerçek dışı. Gerçek içi olan, insanlığın bir parçası olduğumuz ve bir başkasının yaşantısında olup bitenlerin bizlerin de yaşantısında yer alması potansiyelidir.

Bu nedenle iyi ve güzel şeyler olması beklentisi kadar tatsız şeylerin olasılığına da hazır olmalıyız.

Çünkü sen ne kadar güzel, zengin, akıllı, pratik, eğitimli olursan ol, hayatın tüm değişkenlerini kontrol edebilen biri değilsin.

Bu yüzden şöyle diyorum: Nasıl ki sevdiğin insanı ‘kafana yatan-yatmayan’ her yönüyle kabul edip, sarılıyorsan hayata da böyle bakmalı. Onu olduğu gibi kabul edip kocaman bir evet demeli. Ve illa ki kabul edilebilir olması için de bireysel gayretimizi göstermeli.

BOŞ BELEŞ SEVİNÇLE

Mutlu olmak için iyi notlar almaya, ev sahibi olmaya, evlenmeye, çocuk doğurmaya, ünvan almaya, araba sahibi olmaya vs. vs. onaylanan biri olmaya mecbur değilsin. Evet buna ihtiyaç duyuyorsun ama mecbur değilsin.

Mecbur olmadığını da, ‘aferin’ alma ihtiyacını da kabul et.

Yalnız kalmaktan da kalabalıkta yitmekten de korktuğunu kabul et.

Sen insansın.

Ne sandığın kadar güçlüsün ne de zayıf.

Ne düşündüğün kadar güzel/yakışıklısın ne de çirkin. Olman gerektiği gibisin. Kabul et.

Sev kendini. ‘Olabildiğin’ce sev kendini. Sadece var oluşun bile kutlanmaya değer. Var olmanın sevincini duymaya çalış. Çocukken yaşadığın sebepsiz mutlulukları hatırla. Anda kaldığındaki mutlulukları.

Boş beleş sevinçlerini.

DÜN – BUGÜN – YARIN

Geçmişteki tercihlerin, bugünün armağanlarını sunmuştur. Bugün elinde bulunanlar sana kanaat edilmesi zor, pek de hoşnut olduğun şeyler değilse, geçmişteki çabalarının yeteri kadar olmadığını gösterir. Şimdiki hedeflerin ve bunlar için göstereceğin çaba ise gelecekte elde edeceklerini fena halde belirliyor. Yüzde yüz olmasa da yüzde 80 derim.

Bugün sana 1.440 dakika verdi. Bedelsiz. Sırf yaşa diye, sırf sen tasarla diye. 86.400 saniyeden bahsediyorum. Muhteşem bir şey. Dünyanın en zenginine de en fukarasına da verilen, en adil 24 saat. Nesnel koşullar farklı olsa da 24 saatin var.

Bununla ne yapmayı planlıyorsun?

Her günümüzün nasıl yaşanacağı temelde bizim tutumlarımızla belirlenir. Harika bir baba olmayı, anlayışlı bir eş olmayı, çalışkan bir öğrenci, süper etkili bir satıcı, şahane bir anlatıcı, iz bırakan bir tasarımcı veya senin kişisel hayalin neyse onu düşün. Bugün vereceğin kararlar o hayalindeki sene yaklaştırıyor.

Buna ispat istersen aç gözünü ve çevrende işini yaparken kendinden geçen, ortaya alkışlanacak bir ürün koyan, harika bir işe imza atan insanlara bak.

‘Bugün’e odaklan, ‘şimdi’de var ol ve başta kendi yaşantın olmak üzere bu dünyaya olumlu etkini yap. Dün gitgide soluklaşan bir fotoğraf, yarın ise flu, belli belirsiz. Bugün ise net, berrak ve gerçek.Her ne koşulda olursan ol tercihlerinle buradasın. Özetle diyorum ki: Yararlı, cesur, çalışkan ol ve gelecek sana hazırlansın.

ÇEKİCİ GELECEK!

Geleceğe dair seni heyecanlandıran bir tasarın varsa bugünkü tutumlarının yönü ve gücü bundan etkilenir. Nasıl ki ortada gözle görülür bir şey yokken pusulanın iğnesinin bir ucu hep kuzeyi diğer güneyi gösterir işte geleceğin insanda ki etkisi de budur.

Evet, yön veren, kendine çeken bir gelecek hayali için kafa yormalı.

İçimize dönüp bakma yeteneğimizi kullanıp sahip olduğumuz potansiyeli harekete geçirecek hayaller kurduğumuzda; beslenme alışkanlığımızdan, uyku düzenimize, paramızı neye harcadığımızdan, neler okuyacağımıza, hangi duyguları yaşamayı tercih edeceğimize dek pek çok tutum şekillenir.

Keyifli bir kariyer mi hedefliyorsun, sağlıklı ve dinç bir bedende mi yaşamayı istiyorsun yoksa aşkın hedeflerin mi var? Hayal et ve bırak o gelecek seni çeksin, bugününü şekillendirsin.

BİLİYORUZ Kİ BİR ANLAMI VAR

Bekleye bekleye ağaç olur insan ve geçen zamanın aslında ömrü olduğunu anladığında gözyaşlarıyla sular kendini… Ancak dünün geri gelmezliğine ağlamak tekrar yeşertmez onu, Maldivler’de palmiye olsa da.

Bu dünyaya okula gitmek, ardından iş güç sahibi olup emekli olacağımız günü beklemek için gelmiş olamayız. Hayvanlardan farklı; omuzlarımız üzerine konuşlanmış muhteşem kürenin ev sahibi olduğu akıl, bu gibi şeyler için fazla lüks değil mi? Sahip olduğumuz süper donanım, duygu dediğimiz manevi hâller… Tüm derdimiz iki yumruk midemizi doldurmaksa yaşantımız büyük israftır.

İçtiği gazozun gazı kaçmasın diye dertlenen insan, ömrünün soluğuna aynı ilgiyi göster(e)miyor. Bu yüzden saatlerce ekranların kuşatmasında kalesini yitiriyor. Yastıklar, verdiği yumuşaklık hissinin aksi bir sertlikle törpülüyor sayılı günü, ama o gocunmuyor.

Bora bunları yazıyorsa, sen bunları okuyorsan…Onlardan olamayız.

DEĞER KATAN BAKIŞ AÇISIYLA YAŞAMAK

Diyorum ki yaptığımız işe bakış açımızı değiştirirsek bu hayat daha çok insan için yaşanası bir hâl alır mı? Şöyle ki mesleğimizi sadece eve ekmek götürmek, çocuğumuza gelecek sağlamak, satın alım gücümüzü arttırmak, itibarımızı yükseltmek filan için değil de daha yükselten ve bence daha gerçekçi bir bakış açısıyla ele alsak.

Kişisel kanaatim, daha fazlası inandığım şey, bu dünyaya ait olmadığımız. Dedim ya kişisel. Çünkü bir varoluşsal bir gerilim yaşayıp ‘neden’ diye sorguladığımız çok oluyor. (Bu arada Viktor Frankl’ın ‘insanın Anlam Arayışı’nı tavsiye ederim).

Biteceğini bildiğimiz bu yaşamda misyonlarımız var, bunları bulmamakla ve bulduktan sonra tamamlamakla da sorumluyuz diye düşünüyorum. Öğretmeler, doktorlar ilk akla gelen meslekler ancak bir endüstri mühendisi de şirketin kârlılığı için süreçleri verimli yönetmekten başka çevre sağlığı, ürün dayanıklılığı, kaynakların verili kullanımı, israfın önlenmesi, dolayısıyla öncelikle toplumumuzun refahı ve tüm insanlığa değer katsa? Bu tutumundan dolayı öte yaşam için bonus kazanır diyorum.

Servis sürücüsü, direksiyon başında trafik kurallarını, yolcuların ve çevresinin güvenliğini gözeterek; taşıdığı öğrencilerin ‘gelecek’, işçilerin ülkeye emek veren ‘saygıya değer’ insanlar olduğuna inanarak çalışsa. Serin kanlılığı ve örnek davranışları ile küçüğe büyüğe model olsa hayır duası etmez misiniz?

Emekli öğretmen, kırtasiyeci Bektaş Amca tek bir zarf almaya gelen müşteriye bile neşelenmesi için nedenler gösteren, sevinç arttıran bir esnaf, o küçük dükkanda para kazanamayacak olsa bile daha değerli şeyler hem kazanıp hem kazandırmayacak mıdır?